Perşembe, 24. Nisan 2014 18:01 : 2 kullanıcı bağlı
Kullanıcı Adı:
Şifre:
 
   


Foto Galeri

Bütün Üyeler: 86
Bugün üye olanlar: 0
Dün üye olanlar: 0
Çevrimiçi Üye(ler): 0
Çevrimiçi Misafir(ler): 2


Lütfen buradan kayıt yaptırınız. Kayıtlı olmanız halinde sitenin tüm bölümlerini kullanabilirsiniz.


Dost Linkler
  1. DEMOKRATİK ALEVİ FEDERASYONU
  2. Koçgiri arşivi

Haber özetleri


KADIN CİNAYETLERİNE İNAT YAŞAMA MEKTUBUMDUR
Devamı... yorum (0) 133 okunma


KADIN CİNAYETLERİNE İNAT YAŞAMA MEKTUBUMDUR

Sivas'ın İMRANLI ilçesinde, dağların ıssız kuytuluğunda, Koçgiri Aşiretine bağlı bir köyde gözlerimi açtığımda, büyümek için fazla vaktimin olmadığını fark ettim.BU topraklarda, ayağınız yere basar basmaz yetişkin gibi davranmak zorundasınızdır. Burada çocukluk yoktur. Sadece bedenler çocuktur. Geri kalan her şey amansız yoksulluğa ve yaşama karşı direnmektir.

Toprak kanunları, binlerce yıldır en derin kökleri ile yaşamı şekillendirmişti. Bu kanunlarda kadın; kendine biçilen rolü oynamak zorunda idi. Bu yaşamda özgürlük yoktu.

Erkek kardeşlerim ilkokula başladıklarında; yasaklı ana dilimiz Kürtçenin her kelimesi karşılığında dayaktan geçiriliyorlardı ve ben bu eğitimden dahi yoksundum. Okumayı ve yazmayı çok yıllar sonra kendi çabamla öğrenebildim.
Sömürü ve devlet şiddeti kendini her alanda hissettiriyordu. Toprak, devlet, ordu ve erkek egemen anlayış kafesinde egemen olmak ; tükenmenin bir diğer adı oluyordu. Aklından bile geçirmediği erkeklerle evlendirilen kadınlar ; bir sabah seherinde tükenmiş umudun dibinde ; ev damına kendilerini kendir ile asıp intihar ettiklerinde ; namus hezeyanı ile erkek eline verilen bıçak darbeleriyle duvar diplerinde cansız yatan kadınlar, teker teker toprağa verildiklerinde arkalarından ağlamak bile imkansızdı.

Bu düzende kadına verilen rol 'ya katlan ya da yok ol' şeklinde idi. ''NAMUS'' Kadın için yaratılmış bir zincirin adı idi ve bu zincirin halkası erkek egemen anlayışın eline teslim edilmişti. Toprak kanunlarında cinayetler için 3 temel gerekçe vardı. Para toprak ve kadın idi bunlar. Her üçü de ele geçirilmek ve başkalarına kaptırılmamak üzerine kurulu idi. Bütün bunların devam etmesi için ; kapsamlı ve sistemli bir şiddet imparatorluğu kurmak gerekiyordu ve bunu da devletin ta kendisi sağlıyordu.

Köyümde kan pıhtılaşması yetersizliğine yol açan 'hemofili' hastalığından muzdarip bir aile erkek çocuklarını büyük tehlikeyi farketmeden sünnet ettiklerinde ; 3 çocuk durdurulamayan kanamaları ile teker teker toprağa düştü. Analar , babalar dağları titreten ağıtları ile haykırırken, soruşturma için köye gelen jandarmalar , tüm erkekleri dayaktan geçiriyorlardı. Acılar ve yakarışlar, postalların altında uzun bir zaman ezildi.

Devlet şiddeti kendini okulda öğretmen, köyde jandarma postalı ile kendini gösteriyordu.

Ben 70'li yıllarda o zaman bir kasaba olan İzmite'e eşim ile yerleştiğimde çok kısa zaman içinde emekçi olduk. Ben evde eşim fabrikada alın terimizi akıtmaya başladık. O zaman anladım ki kentte kadın başka bir ejderha tarafından eziliyordu. Bu canavar sömürünün ta kendisi idi. Patronlar bütün bedenimizi , ruhumuzu ve irademizi teslim almak istiyor ve her damla terimizden bir lira daha fazla kazamak istiyorlardı.

Bu dönemde ülkenin içinde bulunduğu siyasal iklimden etkilenerek sosyalizm ile komünizim ile payşamanın ne demek olduğunu öğrendim. Yakın arkadaşlarım teker teker zindanlara düştünde kadın dayanışmasının ne demek olduğunu çok daha iyi anladım . Darbe bir karabasan gibi ülkeye çöktüğünde ; her şey ve herkes dağılmıştı. Yıllar sonra tekrar ayağa kaltığımızda ise hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını gördük.

Artık çok daha büyük ve kaçınılmaz olan 'kürt sorunu' ile yüzleştik. Aleviler, kadınlar, öğrenciler, işçiler ve Kürtler bu sistemde en fazla ezilenler oluyordu.

Ama kadın cinayetleri dur durak bilmiyordu. PİPA Bacca bembeyaz elbiseleri ile 'özgürlük yürüyüşüne' başladığında bu ülke sınırları içinde tecavüze uğrayıp öldürüleceğini aklına bile getirmemişti. Oysa bu ülkenin her köşesinde bir başka kadın cinayete kurban gidiyordu. Roboskide çocuklar ; paramparça edildiklerinde o annelere düşen yavrularının resimlerini kucaklarında taşımak olmuştu. Bu annelerin kucağında birden fazla resim vardı. Acı bu topraklarda önce kadını vuruyordu.

Bugün çok iyi anlıyorum ki on binlerce yıllık uygarlık kadının köleleştirilmesi ve değersizleştirilmesi üzerine kurulmuştu. Bütün bu acımasız düzenin en altında kadın lar vardı. İşte bu yüzden kadının ayağa kalkması, özgürleşmesi mümkün olmayacaktı. Kadın ezildiğinde geri kalan tüm uygarlık ağzı salyalı vahşi bir canavarın ta kendisi oluyordu.

Bu sebeple kadın derhal ayağa kalkmalıdır. Bütün özgürlüğü , bütün özgünlüğü , bütün sevdası ve iradesi ile kendinden ve en yakınındaki kadından başlayarak 'öldürülmeye , sömürülmeye , yok sayılmaya hayır ! ' demelidir.

Bu gerçekleştirildiği zaman ; dünya daha özgür , daha eşit ve daha insancıl olacaktır. İşte o zaman yüz bin yıllık kısa uygarlık hikayemiz ; ideal hayaline kavuşacaktır. Unutmayın kadın özgür değilse hiç bir kimse ve hiç bir şey özgür değildir.

Ben bu dağların dibinde başlayan hayatımda ;acıya; azaba dair ne yaşadıysam arkasında erkek egemen düzen ve onunn uygulayıcısı vahşi kapitalizm vardı. Bana ve tüm kadın yoldaşlarıma düşen insan olmanın gereğini yapmak ve hemen bugün bu saat cüretli bir irade ile yaşamı yeniden var etmenin uğraşına düşmektir.

Bu gerçekleştiğinde ; her kadın yüreğinizdeki güneşi çıkaracak ve tüm insanlığı maviliklere kayık sürmeye davet edecektir. Güneşiniz batmasın.

ŞEHRİBAN KARAKUŞ
Yazar Binali Tarih: Cumartesi, 19. Nisan 2014

NEWROZ BAYRAMI NIN TARİHÇESİ
Devamı... yorum (0) 81 okunma




Newroz’un tarihsel kökenine inildiğinde günümüzden yaklaşık 4350 yıl gerilere dayanan bir geçmişinin olduğu görülmektedir. Bu dönemde Gutilerin tapınaklarda Zagmuk adında bir bayram yaptıkları bilinmektedir. Zagmuk da ‘Yeni gün’ anlamındadır. Zagmuk bayramı törenlerinde ateşler yakılır ve kral halkın arasına girer. Daha sonraki yüzyıllarda Zagmuk geleneğinin Zerdüştlükte de ortaya çıktığı görülür ve bu tören gelenekleri Gutilerden sonra Hurri, Kassit, Mitani, Urartu ve Medler zamanında da korunur.

Bugün Newroz mitolojisi olarak bilinen ve özgürlük tutkusuyla bütünleşmiş olan Demirci Kawa efsanesi şöyledir:

Çok eski zamanlarda, henüz yeryüzünde kimsenin olmadığı dönemlerde Zervan isimli tanrının iki oğlu olur. Biri Hürmüzdür, bereket ve ışık saçandır. Diğeri ise Ehrimandır, kötülük ve kıtlık saçandır. Fırat ve Dicle’nin yaşam bulduğu, AhuraMazda’nın kutsadığı topraklarda Hürmüz iyinin ve uygarlığın geliştiricisi, Ehriman da onun düşmanıdır.

Hürmüz yeryüzünde temsilini yapması için Zerdüşt’ü gönderir ve yüreğine sevgi akıtır. Zerdüşt de oğullarını ve kızlarını Hürmüz’e verir Ehriman bu durumu kıskanır ve yıllarca iyilerle savaşır. İyilere, Zerdüşt’ün soyuna Medya coğrafyasında yaşamı zehir eder. Ehriman gökten ateşler yağdırır, fırtınalar koparır. Sonunda içindeki nefreti ve kötülük zehrini zalim Dehak’ın beynine akıtır ve onu bir bela olarak Asur ve Med halkının üzerine salar. Dehak’ın bildiği tek şey kötülük etmektir. Zalim Dehak halkın kanını emerken beynindeki zehir onu ölümcül bir hastalığın pençesine düşürür. Dehak acılar içinde kıvranıyor, hastalığına çare bulamıyordu. Dönemin hekimleri acılarının dinmesi ve yarasının kapanması için yaraya genç ve çocukların beyinlerinin sürülmesini tavsiye ederler. Böylece günlerce süren bir katliam başlar; her gün iki gencin kafası uçurulup beyinleri merhem olarak Dehak’ın yarasına sürülür. Katliam sürerken, sıra Med halkının çocuklarına gelir. Gençler öldükçe Fırat’ın, Dicle’nin, Mezrabotan’ın hali perişan ve içler acısıdır. Halk çaresiz ve güçsüz düşmüştür. Gençler katledilirken sıra bir gün Kawa adında bir demircinin en küçük oğluna gelmiştir. Daha önce de 17 oğlu bu uğurda öldürülen Kawa çaresizdir.

20 Mart’ı –21 Mart’a bağlayan gece sabaha kadar demir ocağının başında sabahlar ve oğlunu zalim Dehak’ın katlinden kurtarmak için çareler düşünür. Ve göğün yedinci katındaki iyiliğin temsilcisi, Ninowa’nın yoksul, yüreği sevgi ve umutla dolu olan demircisi Kawa’nın bileğine güç, aklına ışık verir. Ona zalimin pençesinden kurtuluşun yolunu öğretir. 21 Mart sabahı olduğunda Kawa kendi eliyle oğlunu Dehak’ın eline teslim etmek ister ve zulmün ve kötülüğün kalesine girer. Oğlunu zalim Dehak’ın huzuruna çıkarırken örsünü Dehak’ın kafasına indirir. Dehak’ın ölü bedeni Demirci Kawa’nın önüne düşünce kötülüğün alevi Ninowa’da söner. Kısa sürede bütün Ninowa ve bölge halkı isyan eder ve ateşler yakarak saraya yürürler. Zulme karşı isyanı başlatan Kawa, demir ocağında çalışırken giydiği yeşil, sarı, kırmızı önlüğünü isyanın bayrağı, ocağındaki ateşi ise özgürlük meşalesi yapar. Ninowa cayır cayır yanarken meşaleler elden ele dolaşır, dağ başlarında ateşler yakılır ve kurtuluş coşkusu günlerce devam eder. Zalim Dehak’tan kurtulan halklar 21 Mart’ı özgürlüğün, kurtuluşun ve halkların bayramı olarak kutlar. Demirci Kawa; başkaldırı kahramanı, Newroz ise; direniş ve başkaldırı günü olarak tarihe geçer.

Newroz’un bir bayram olarak kutlanışı ile Demirci Kawa olayı birbirinden ayrı tutulmalıdır. Newroz Gutiler’den bu yana bir bayram olarak kutlanmakta olup 4000 yıldan daha uzun bir tarihe sahiptir. Demirci Kawa’nın zalim Dehak’a karşı kazandığı zafer ise M.Ö.612 tarihlidir. Newroz’u yüzyıllar boyunca kutlayan Kürtler ve öteki Ortadoğu halkları 21 Mart’lar da Kawa’nın zaferiyle farklı bir coşku yaşamışlardır.
Yazar kkm_yonetim Tarih: Perşembe, 20. Mart 2014

KOÇGİRİ DESTANI
Devamı... yorum (0) 83 okunma


KOÇGİRİ DESTANI
Sene bin üç yüz kırka dayandı
Eleman Ali el Murtaza yı çağırın
Nice bin mazlumlar kana boyandı
Zülfikâr oynatan Haydar ı çağırın

Bu zulmü biz değil görmedi Adem
Eyüp te olsaydı ağlardı her dem
Mirasi pederdir bu bize madem
Ağu yu nuş eden Hasanı çağırın

Mal u melal gitti oldu hesaret
Avrat uşak gördü türlü hakaret
Zaten bu şimdi değil gazbı vekaret
Kerbela günüdür Hüseyini çağırın

Bu Yezidin kavminde merhamet olmaz
Süfyan evladı dır indafı bilmez
Alınır bu intikam şüpesiz kalmaz
Zindanda sabreden Zeyneli çağırın

Her derde sabretmek iyidir gayet
Fakat çekilmiyor bulsun nihayet
Canabi bahriden olsun hidayat
Bakırı Kazımı Caferi çağırın

Böyle dertlerden sabır mı kalır
Cefa çektirmek ile adalet mi olur
Her nereye gitsek gam bizi bulur
Duçarı gam olan Rızayı çağırın

Doğrusunu ararsan şükür etmeli
Evliyanın rahı dır buna gitmeli
Lakin çağrıla ben sözün tutmalı
Sözünü guş ettirip Takiyi çağırın

Şikayet olmasın cevrinden haşa
Evimizi yıktılar indirdi taşa
Düşürdü milleti dağ ile taşa
Düşkünler yardımcısı Nakiyi çağırın

Libaslarımızı aldılar bizden
Bütün kan döküldü gelinden kızdan
Döndür bu devri yaradan tezden
Aman talep ede ben Askeriyi çağırın

Reva mıdır gelinler kızlar saçını yolsun
Bunca kaçanların elinde kalsın
Yarın nazarında al güller solsun
Taze güveye giden Kasımı çağırın

Bir gün gönül kuşu uçar yuvadan
Vallahi vazgeçmem ben bu davadan
Azrail yürümeden yere havadan
Yazıp arzu halini Yezdanı çağırın

Hangi milletten çıkar bu gibi bir hal
Hem talan hem katliam hem de bu sevki mal
Millet ayak altında hep oldu paymal
Aman car ede ben Adili Musayı çağırın

Bu ahval söylenir bir tarih olur
Nihayet bu cevri ile zevalı bulur
Korkarım davamız mahşere kalır
Kısas almak için Battalı çağırın

Hangi millet yapar böyle rezalet
Ta ilkin ceddine hak etmiş lanet
Mervan da yapmadı böyle ihanet
Hazreti Tebberdar Müslimi çağırın

İsteriz sağ iken gözümüz görsün
Hüdam cümlemizin muradını versin
Bir hesaba adalet hazırda dursun
Fazılı dava edici Sultanı çağırın

Yandı evlerimiz hanemiz söndü
Bülbüller yerine baykuşlar kondu
Yine devir şimdi Yezide döndü
Bezhadı Mızrabı Ahmedi çağırın

Ağlarız sızlarız yoktur tabiri
İtilaf edelim cümle kusuru
Buna kıyas olmaz akba asırı
Aman car ede ben Kırkları çağırın

Muzahir’im kısa kes söyleme kani
Yeter anlattıysan bunca geçen ahvali
Mekanım Kuruçay sime karyeli
Tesibi umure Subhanı çağırın
Yazar kkm_yonetim Tarih: Salı, 18. Mart 2014

BDP İstanbul'da 2 günlük yas ilan etti
Devamı... yorum (0) 108 okunma



BDP İstanbul'da 2 günlük yas ilan etti
(Haber: ANF)
BDP İstanbul İl Örgütü, Berkin Elvan'ın ölümünün ardından 2 günlük yas ilan etti, seçim çalışmalarını 2 gün boyunca durdurma kararı aldı.

Yazılı bir açıklama yapan BDP İstanbul İl Örgütü, Berkin Elvan'ın devlet şiddeti ile katledildiğine dikkat çekti. BDP, "Otoriter ve baskıcı devlet şiddetinin 13 yaşındaki Uğur Kaymaz'ın katledilmesi, Roboskî'de çoğu çocuk 34 Kürt gencinin bombardımanla katledilmesi, Gezi Parkı direnişinde yer alan Mehmetler, Abdullahlar, Ethemler, Medenilerin katledilmelerinin son halkası olmuştur" dedi.

Berkin'i öldürenlerin derhal yargı önüne çıkartılmasını isteyen BDP, herkesi yarın saat 12.00'de Okmeydanı Cemevi'nin önünde buluşmaya çağırdı.

2 günlük yas ilan eden BDP İstanbul İl Örgütü, HDP ile birlikte yürüttüğü seçim çalışmalarını 2 gün durdurma kararı aldığını duyurdu.
Yazar kkm_yonetim Tarih: Çarşamba, 12. Mart 2014

Berkin'i Tayyip Erdoğan öldürdü
Devamı... yorum (0) 74 okunma




Berkin'in annesi: Benim oğlumu Allah almadı, Tayyip Erdoğan aldı
Berkin Elvan'ın bu sabah yaşamını yitirmesinin ardından hastane önünde ailesi ve yakınları toplandı. Anne Gülsüm Elvan, oğlunun ölümünden Başbakan Tayyip Erdoğan'ın sorumlu olduğunu söyledi.

Okmeydanı Hastanesi önünde gözyaşları arasında konuşan Berkin Elvan'ın annesi Gülsüm Elvan, "Benim oğlumu benden Allah almadı, benim oğlumu benden Tayyip Erdoğan aldı" dedi. Hastane önünde Berkin için bekleyenlerin sayısı giderek artarken polisin bazı gruplara müdahale ettiği bildiriliyor. CHP İstanbul Milletvekili Melda Onur, müdahale sırasında atılan gaz bombası nedeniyle bir kişinin yaralandığını ve tedaviye alındığını duyurdu.
Yazar Binali Tarih: Salı, 11. Mart 2014

HDP Kemer Belediya Başkan Adayları
Devamı... yorum (0) 106 okunma
Ayhan Güzel 1972 Sivas İmranlı doğumlu. Koçgiri aşiretinden Kürt ve Alevi kökenden gelmektedir. İstanbul da büyüdü ilk, orta, lise ve üniversite eğitimini istanbulda aldı 1990 yıllarda devrimci mücadeleyle tanıştı Ezilenlerin Sosyalist Partisi(EZP) de siyasal yaşamında devam etti 30 mart 2014 yerel seçimlerinde Halkların Demokratik Partisinden Kemer belediye eş başkan adayı oldu evlidir ve 2000 yılından bu yana Kemerde yaşamakta olup esnaflık yapmaktadır


Birgül Demirel 1969 Diyarbakır doğumlu olup ilk ve orta öğrenimini Diyarbakırda tamamlayıp lise öğrenimini ise izmirde tamamlamıştır Halkın Emek Partisi (HEP) kuruluş döneminde siyası çalışmalarda blulunmuştur 2000 li yıllardan itibaren Kemerde esnaf olarak yaşamanını sürdürmektedir evli ve 1 çocuk annesidir
Yazar kkm_yonetim Tarih: Pazar, 09. Mart 2014

Koçgiri İsyanı’nın hatırlattıkları
Devamı... yorum (0) 98 okunma



Koçgîrî başladı harba / Sesi gitti şarka garba / İki ordu asker geldi / Dayanamadı bu darba


M. Kemal, 1919’dan 1923 yılına kadar Kürt aşiret ve dini liderlere gönderdiği çok sayıdaki mektup ve telgraflarında Kürtler ve Türkler arasındaki “dini, milli, tarihi dostluktan ve dayanışmadan” söz etti.... Bu mektuplarda Milli Mücadele’nin esas olarak “Halifeliğin ve saltanatın korunması” için yapıldığını vurgulayan M. Kemal, kimi zamanda Kürtler için “kültürel özerklik ve merkezi idareye daha az bağımlılık” gibi vaatlerde bulundu. Böylelikle Kürt aydınların ve aşiret reislerinin önemli bir kesimini kendi yanına çekmeyi başaran M. Kemal, kendi konumunu sağlamlaştırdıkça Kürtleri hayal kırıklığına uğratan kararlar almaya ve Sevr sürecinde Ermenistan sorununun ortadan kaldırılmasından sonra da, Kürtlerden uzaklaşmaya başladı...

Kürtler, bu süreçte kendilerinin kullanıldıklarını anladıkça Kemalist harekete karşı Kürt milletvekillerinin Büyük Millet Meclisi’nde hükümete karşı seslerini yükseltmelerinden, isyan ya da sivil itaatsizlik biçimlerine kadar çeşitli tepkiler gösterdiler. Bu dönemde ortaya çıkan Kürt ulusal tepkilerinden biri ve belki de en önemlisi Koçgiri İsyanı’ydı. 6 Mart 1921-17 Haziran 1921 arasında gerçekleşen cumhuriyet döneminin bu ilk isyanı, daha sonraki süreçte devam eden Genç, Ağrı ve Dersim Kürt isyanları geleneğinin başlangıç aşaması olması bakımından önemliydi.

Koçgiri İsyanı’nın zamanlaması ve amacı konusunda farklı tespitler yapılmakla birlikte, konuyla ilgili yazarların büyük bölümü isyana neden olan olayların 1920 Temmuz’unda Sevr Antlaşması’nın imzalanmasından sonra gelişen Kürt ulusal taleplerinin ekim ve kasım aylarında somut eylemlere dönüşmesiyle başladığı ve yaklaşık bir buçuk yıla yayılan olaylar zincirinin isyana dönüştüğü konusunda hemfikirdir. İsyanla ilgili hazırlanan BMM Tahkik Heyeti’nin raporu da bu yorumları destekler niteliktedir. Ayrıca isyan sırasında yayınlanan askeri ve sivil genelgeler, hükümet kararları ve uygulamaları, isyanın boyutunu, Meclis’in ve hükümetin tutumunu göstermektedir.

İsyanla ilgili belgelerden en önemlisi, 11 Mart 1921 tarihinde bölgedeki aşiret reislerinin BMM’ne gönderdikleri ve isyancıların hedefini özetleyen bir dilekçe şöyleydi:

“Ankara Büyük Millet Meclisi Riyaseti’ne,

“Nefsi Zara hariç olmak üzere ekseriyet azimesi (ezici çoğunluğu) Kürtlerle meskun olan Koçgiri kazası ile Divriği, Refaiye, Kuruçay ve Kemah kazalarının mümtaz bir vilayet haline ifrag (şekil vermek) ve teşkili ile yerli Kürtlerden bir valinin tayininin, memur adliye ve mülkiyenin gene vazifeleri başında kalmasını arzederiz. Koçgiri Aşireti Reisi, Muhamet ve Taki, Sadattan Alişen, Dersim Aşiretleri Reislerinden, Mustafa, Seyithan, Muhamet Munzur.”

Hükümet 12 Mart 1921’de Elazığ, Erzincan, Sivas, Divriği ve Zara’da sıkıyönetim ilan ederek isyanı bastırma işini Merkez Ordu Komutanlığı’na verdi. O sırada Karadeniz’de Topal Osman ile birlikte “Rum Pontus Olaylarını” bastırmakla görevli olan Nurettin (Sakallı) Paşa’yı da olağanüstü yetkiyle Merkez Ordu Komutanlığı’na getirdi. Nurettin Paşa’nın askeri birliklere yazılı ilk talimatı “Koçgiri Aşireti’ni bir daha başkaldırmayacak hale sokmak yahut bu aşireti şimdiye kadar, yaşadığı alandan parça parça uzaklaştırıp, dağıtmak gerekecektir” şeklinde olmuştu. Topal Osman’da kendisine görev verilmesinin hemen ardından yaptığı açıklamada “Zo (Ermeni) diyenleri temizledik. Lo (Kürtler) diyenlerin köklerini de ben temizleyeceğim” demişti. 10 Nisan’da saldırıya geçen Nurettin Paşa’nın emrindeki askeri birlikler ile Topal Osman’ın milislerinin bölgede uyguladıkları baskı, terör, katliam ve talanla ilgili olarak BMM’de şiddetli tartışmalar yapıldı. Meclis’in 3 Ekim 1921 günlü bileşiminde Erzincan milletvekili Fevzi Bey ve arkadaşlarının verdiği 107 imzalı önerge gizli oturumda görüşüldü. Uzun ve gergin tartışmaların ardından mecliste milletvekilleri Yusuf Hasan Paşa, Hakkı Hami Bey, Ragıp Bey ve Hulusi Bey’in yer aldığı “Koçgiri Tahkik ve Dersim Tahkik Heyeti” oluşturuldu. Bölgeye giderek gerekeli incelemeler yapan Heyet hazırladığı raporunu BMM’ne sundu. Rapor üzerinde yapılan görüşmelerden sonra 4 Kasım 1921’de Koçgiri İsyanı’na katılanlar hakkında kapsamlı bir af ilan edildi ve o ana kadar verilmiş cezalar da ertelendi. Nurettin Paşa görevini kötüye kullandığı için Merkez Ordusu Komutanlığı’ndan alındı. İsyanın önderi olarak gösterilen Haydar ve Alişan Beyler de, Ankara ve İstanbul’da ikamet zorunluluğu ile bölgeden uzaklaştırıldı.

(Bu yazı 'Demokratik Aleviler Federasyonu' (FEDA) sahifesinden alınmıştır.) 
Yazar kkm_yonetim Tarih: Cumartesi, 08. Mart 2014

NSANSIZLAŞTIRILAN DERGAH: KOÇGİRİ
Devamı... yorum (0) 65 okunma


NSANSIZLAŞTIRILAN DERGAH: KOÇGİRİ
YAZAR: ZAFER DÎLAN KOÇGÎRÎ
Nasıl başlayıp da insanlarımızı incitmeyelim, nereden başlayıp da meramımızı anlatalım, en zor olanı da, nasıl “bu da oluyormuş demek” diye içimizden geçirip, derinden bir acı duyumsayarak, yaşamın akışına kendimizi kaptırarak nefes almayı kabul edelim?

Tarihinden kopartılan insanlar; acılarını unutan, düşmanına sevdalanıp peşinden sürüklenen, ana ve atalarımızın son sözlerini unutan evlatları olarak nasıl yaşama evet diyoruz? Halimizin binbeter olduğu, ekmek parasına kendi kutsal bedenimizi peşkeş çektiğimiz; ölüm gelirse şereflisinden olsun, kahpelik makamına aşina değil yüreğimiz diyen ana ve atalarımız tarafından büyütülmüş bizler nasıl olur da kendi öz topraklarımızı rahatlıkla bırakıp, şehirlerde hem de özgür yaşadığımızı düşünecek kadar unutkan olarak yaşamayı kabul edebiliyoruz?

Koçgîrîli olmak her zaman onur vericidir, eğer geçmişini bilen ve sadık kalarak yaşamasını biliyorsak. Gel gör ki, Türkiye şehirlerine taşırılmış ve bu şehrin en mahrem köşelerinde bir döngüye tutturulmuş olarak ekmek derdine düşmüş halde yaşamak yaşam olmasa gerek.

Ölüm, ruhun bir bedenden başka bir beden veya canlıya geçmesidir. Yoksa kayboluş yoktur. Ama eğer bildik anlamda ölümden bahsedeceksek, asıl ölüm unutmakla başlayan ve en nihayetinde başkalaşmış olmanın adı olmaktadır.

Hani çok karışık olmasın diye, örneklersek daha iyi anlaşılır umuduyla, şöyle bir olay anlatalım: Diyelim ki Koçgîrî gibi bir coğrafyada, Koçgîrî aşiretinin en büyük boylarından birisi olan İbanlar'ın da içinde yer aldığı Maden diye bir köyümüz olsun ve onun üyeleri tarafından köylerini tanıtım sitesi açılmış olsun. Kızılbaş olan bu aşiret inancı gereği Hak, Muhammed, Ali düsturundan öte islamiyetin sünni yorumuyla mesafeli olmuş ve Sünni devlet tarafından hep baskılara maruz kalmış, 1921 yılında Katliamdan geçirilmiş, kalanları yokluktan, baskılardan ve toplumsal bağların zayıflamasından dolayı şehirlere göç etmiş olsun.

Peki, bu köy tanıtım sitesinin ana sayfasına baktığınızda Atatürk'ün resmi ve Saidi Nursî'nin sözlerini görürseniz siz olsanız ne düşünür ve ne hissederdiniz? Eğer biraz tarih bilinciniz varsa, biraz da insanlık onurundan pay almaya çabalıyorsanız, bu durum karşısında ne yapardınız?

Koçgîrî'de 1921 yılında Türk ordu güçleri tarafından Koçgîrîlere yönelik katliam yapıldığında, bu ordunun komutanı olan Sakallı Nurettin Paşa emirlerini Atatürk'ten alır, yani ona bağlıdır. İkincisi, Saidi Nursî ya da Saidi Kurdî Kürt olsa bile en nihayetinde Kızılbaş Kürtlerine karşı pek de olumlu bir duruş içinde olmayan bir dini önderdir. Peki, nasıl oluyor da bu iki önder bu sitede yer alabiliyor?

Belirttiğimiz gibi, nasıl anlatsak da insanlarımızı incitmesek, derinden özlemini duyduğumuz o coğrafyanın kutsallıklarına halel getirilirken çaresizce uzaktan seyirci olmamak için ne yapsak ve elimizden gelse o insanları tek tek ziyaret edip, “sizler Alîşan ve Haydar beyin öz akrabalarısınız, sizler Alîşêr ve Zarife'nin can yoldaşlarının torunlarısınız, pirimiz Seyit Rıza'nın dar ağacında “gözlerim açık gitmeyecek, bu coğrafyada her ağaç altında bir Rızo var,”sözündeki o Rızo'lardan biri de sizlersiniz; Zarife ve Besê'nin öz evlatlarısınız, geçmişinizi nasıl da unutmuşsunuz, başkalaşmışsınız, haberiniz var mı? Aslında sizler kendinizi öldürmüşsünüz,” diyebilsek.

Karamsar bir tablo çizmek değil amacımız. Şunu anlatmak istiyoruz: Kürt ve Kızılbaş olmak, hele hele Koçgîrîli ve Dersîmli olmak, günümüzde Türk-islam sentezi temelinde örgütlendirilmiş devlet ve onun dini cemaatleri karşısında ayakta kalmak için çok büyük bir öze dönüş, öz kimliğini güçlü sahiplenişi gerekli kılmaktadır. Bu da ancak değişik adlar altında ama mutlaka bir araya gelmemizi sağlayacak örgütler kurmakla mümkündür. Yan yana gelmeliyiz, birbirimizi tanımalı, sahiplenmeli, öz kimliğimizle yaşama cesaret etmeliyiz ki, geçmiş acılarımızı biraz da olsa hafifletebilelim ve daha özgür ve eşit bir toplumsal yaşamın kurulmasında emek sahibi olalım. Yoksa var olan değerlerimizin nasıl da heba edildiğini ve pazara sunulduğunu, kültürümüzün nasıl da yozlaştırılmaya açık hale getirildiğini en son Cami-cemevi-aşevi projesinde net olarak gördük.

Toprağımızdan kopartılırken aslında kalbimizin sökülüp alındığının farkında değildik. Şimdi bunun farkındayız. Şehirlerden kopmak zor geliyorsa, ana topraklarımız bize yabancı geliyorsa artık, bilinmeli ki, biz artık başkalarına aitiz. Biz artık Ankaralı, Bursalı, İstanbullu, Eskişehirli, Balıkesirli ve daha nice sürgün yaşadığımız şehirlerin öz mahkumlarıyız. Ve dünyaya getirdiğimiz her bir kız ve erkek çocuğun bize ait olmadığını, en nihayetinde bizleri katliamdan geçiren bu sisteme verilmiş kurbanlar olduğunu da yüreğimizin bir yerlerine kazımalıyız.

Bunlar var olan ve görülen gerçekler olmakla birlikte, kendi özüne dönüş çabalarını da görmek insanı biraz daha umutlu kılıyor. En son TV 10 kanalında Cihan Çelik'in program yapmaya başlaması ve verdiği mesajlar, aslında bu sorunların görüldüğünü ve bunun çözümü için çaba içinde olduğunu gösteriyor. Bu ve benzeri çabalarla hem birbirimizi tanıyacağız, hem yan yana gelmek için heyecan duyacağız, hem de yalnız olmadığımızı, yanı başımızda verilen demokratik ulus mücadelesinin bir parçasının da bizlerin olması gerektiği gerçeğini daha iyi anlayacağız. Ve giderek düşmanlarımızı tanıyacak, dostlarımızın da aslında ne kadar yakınımızda, yanıbaşımızda olduğunu göreceğiz. Ve şunun gerçekliğine varacağız: Yanımızda ve yanında olmamız gereken dostlarımız HDP çatısı altında bir araya gelmişler ve bizi bekliyorlar!
 
Yazar kkm_yonetim Tarih: Perşembe, 06. Mart 2014

Aleviler kime ve neye muhalif?
Devamı... yorum (0) 62 okunma
Aleviler kime ve neye muhalif?

'Alevi örgütleri ve inanç önderleri inanç asimilasyonunu engelleyici yaklaşım'dan uzak'

 

Türkiye’de Alevilerin, toplumsal sorunların demokratik çözümü ve sistemin demokratikleştirilmesi konusunda önemli bir dinamik olduğu söylenir. İnançsal olarak resmi ideoloji tarafından inkar edilen ve yok edilmeye çalışılan bir toplumsallık olma gerçekliğinin yarattığı ‘muhaliflik’ pozisyonları nedeniyle şüphesiz bir demokrasi dinamiği olma potansiyelidirler. Ancak siyasi eğilimlerin yol açtığı pratikleri ve etkinlik düzeyleri ciddi bir tartışmaya muhtaçtır.

Halil DALKILIÇ / Semah dergisi

Hem Alevilik inancının insanı ve canı esas alması ve bir iktidar inancı olmama özelliği hem de bu inanca sahip kesimlerin kendilerini solda görmeleri, böyle bir önkabulün tartışılmasını engelliyor. Yani Alevi inancından olduğunu söylemek sanki insanı direkt sol, sosyalist ve demokrat yapıyormuş gibi bir algı hakim. Oysa, böyle olmuş olsaydı, Türkiye’de şimdi oldukça güçlü sol ve demokrat oluşumların var olması ve ülke siyasetinin de bugünkü gibi Türkçü-İslamcı ırkçılığa varan bir gericiliğin baskın etkisinde olmaması gerekirdi.
Demek ki Alevi inancını taşıyan sosyal kesimler ve onların sözcüsü olma iddiasındaki Alevi oluşumlar öyle sanıldığı gibi etkili bir demokrasi dinamiği olma işlevi görmüyor. Ya da başka bir deyişle; ne tek başına Alevi inancına sahip olmak insanı sol, sosyalist ve demokrat yapmaya yetiyor ne de Alevi örgütlenmeleri sosyal ve siyasal yaşam üzerinde belirgin bir etkiye sahip...

Alevilerin yeri ve duruşu

Bu durum her şeyden önce söylem ve eylemle, nerede durup nereye karşı bir duruş içinde olmayla ilgili. Sol, sosyalist ve demokrat olmak, şüphesiz bir duruş gerektirir. Hem bilinç ve pratikte toplumcu, paylaşımcı, eşitlikçi, özgürlükçü, adil ve kendi toplumsallığıyla barışık olmayı ve hem de her türden eşitsizliğe ve özgürlüksüzlüğe sebep olan güçlere ve siyasetlere karşı net bir duruşu şart koşar. Bu da toplumsal değerleri inkar edip asimile etmeye çalışan iktidar aygıtının ve rejimin siyaset çeperinin dışına çıkmayı ve iktidarcı alan yerine toplumsal alanda konumlanmayı zorunlu kılar. Aynı şekilde, bir siyasal sistemin yarattığı toplumsal sistemin alternatifini hedeflemeden, o sistemi dönüştürücü veya aşıcı demokratik bir dinamik olmaktan da söz edilemez...
Şüphesiz tüm Alevi topluluklar için bu belirlemeyi yapmak haksızlık olur. Ancak mevcut Alevi inancı esaslı örgütlenmelerin hem inançsal hem de siyasal olarak etkili muhalefet olma iddiası, objektif gerçeklikten yola çıkarsak, oldukça tartışmalı bir durum. Çünkü hem inançsal hem de siyasal çabalarıyla iktidarcı inanç ve siyasetin içinde konumlanmış durumdadırlar...

CHP-AKP-Cemaat ortaklığıyla Aleviliğin kırımı ve şekilcileştirilmesi

Kemalist Cumhuriyet, 90 yıldır baskı ve katliamlarla bitiremediği Aleviliğin toplumsal mana taşıyan son kırıntılarını, bugün bu inancı kendi egemen iktidarcı ve şekilci inanç argümanlarıyla donatarak, yok etmeye çalışmaktadır. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) iktidarlarının 90 yıldır katliamlarla yok edemediği Alevilik gerçekliği, şimdi daha inceltilmiş yöntemlerle İslamcı Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı tarafından asimile edilip yok edilmektedir. Alevilere yönelik kültürel kırım AKP-CHP-Cemaat ortaklığıyla geliştirilen cami-cemevi projelerinden dedelerin haca gönderilmesine kadar inceden inceye yaşamsallaştırılıyor. Alevi örgütleri ve inanç önderleri ise, inanç asimilasyonunu engelleyici ciddi bir yaklaşım geliştirmekten uzak.
Alevi örgütleri, iktidarın yönlendirmesinde siyasi ve dini kavram ve sembollerin ardına takılmış, onun belirlediği gündemlerin peşinde sürükleniyor. Ve Alevilik neredeyse yalnızca bir cemevine veya bir Alevi derneğine gidip gelmek, anlamı tam bilinmeyen ritüelleri kaba bir şekilde tekrarlamak ve iktidardaki partiye karşıt olmaktan ibaretmiş gibi bir algı olarak sunulmaktadır. Aleviliğin dayanışma, eşitlik, paylaşım ve rızalıkta ifadesini bulan toplumsal değerleri, hakikati ise pek tartışılan konular değil.

Cemden toplumcu demokrasi çıkmalı!

Cem, musahiplik, rızalık sisteminin toplumsallaştırılması ve yeni kuşaklara öğretilmesi yerine, aynen şekilci Müslümanların henüz bilinci tam gelişmemiş çocukların başlarını örtmelerine benzer şekilde, Alevi çocukların başına Şiilikten kopye edilen Ali, Hüseyin, vs yazılı kırmızı veya yeşil bantlar bağlamalarına kadar bir şekilcilik almış başını gidiyor. Batıni, özsel, insan ve can odaklı Alevilik inancı, kaba bir dincilik ve şekilcilikle mevcut iktidar inançlarına benzeştirilerek güya canlandırılmaya çalışılıyor. Komünal toplumcu Alevilik, iktidarcı inanç yaklaşımlarının kopye edilmesiyle kaba şekilci ritüellere boğdurulup özünden boşaltılıyor. Oysa tüm Alevlierin de bildiği gibi; Alevilikte şekil ve şemacılık yoktur; her şey özden, kalpten, candan gelir ve insan-toplum-doğa ilişkisinde yansımasını bulur.
Alevilik fiili olarak ‘sahte ve yabancılaştırıcı bir serbestliği’ yaşadığı bugünkü koşullarda aynı zamanda en fazla asimile olduğu bir süreçten geçiyor. Bu asimilasyon, tüm Aleviler açısından inançsal değerlerin toplumsal hayattan koparılmasının yanısıra özellikle de Kürt Alevilerde olduğu gibi kendi dil, kültür ve etnik değerlerinin asimilasyonunu meşrulaştırma aracı olarak yaşam buluyor.
Gidişat onu gösteriyor ki; Alevi örgütleri cemden yola çıkarak toplumcu demokrasiyi, rızalıktan yola çıkarak eşitlik ve adalet mücadelesini, musahiplikten yola çıkarak toplumsal dayanışma ve paylaşıma dair gündemler oluşturmazsa, Alevilik de diğer formel iktidarcı dinler gibi kaba şekilci bir dinciliğe dönüşmekten kendini kurtaramayacak...

Aleviler asimilasyoncu rejime muhalif mi?

Alevi örgütlenmelerinin siyasetleri de, onların inanç kimliklerini inkar edip, asimile etmeye çalışan rejimin siyaset çeperinin dışında değil. Kürt, Türk ve Arap Alevi topluluklar şüphesiz farklı siyasal tercihlere sahip; ancak Alevi örgütlenmeleri, iktidardaki AKP’ye muhalefet haricinde Aleviliği yasaklayan devlete, sisteme ve bu sistemin asimilasyoncu tüm zihin kodlarını taşıyan CHP ve Türk ırkçılığına savrulan diğer kemalist oluşumlara yamanmayı bir sorun olarak görmemektedirler. Alevi örgütlenmesinin önemli bir kesimi Kürt Alevilerden oluştuğu için, bu durum Alevi örgütlerini objektif olarak, hem inanç hem de etnik asimilasyona hizmet eder bir pozisyona sokuyor.
Alevi örgütleri kendilerine has ve bizzat mücadele yürüterek geliştirdikleri bir siyaset tarzı, ideoloji ve siyaset yöntemine sahip değiller. Aksine, klasik Türk devlet aklının sunduğu siyaset zemininde, onun argümanları ve sembolleri üzerinden siyaset yapıyorlar. İktidarcı eril zihniyeti sorgulayıp toplumcu ve eşitlikçi zihniyet odaklı siyaset yapma gibi bir gerçeklikleri sözkonusu değil. O yüzden de Alevi kimlikli örgütlenmeler ne kadar gürültü koparsalar da, rejimin tam göbeğindeki siyasetlerden kendilerini kurtaracak cesaretten yoksundurlar ve kimseyi de etkileyememektedirler. Bu seçim sürecinde de görüldüğü gibi; Alevi örgüt temsilcilerinin, temsil ettikleri Alevi kitlelerin farklı tavrına rağmen, dönüp dolaşıp inkarcı, imhacı ve asimilasyoncu devletin tüm zihin kodlarını taşıyan kemalist CHP’ye yamanma gayretleri, sözü edilen realitenin basit bir ispatıdır...

İktidar yerine toplumsallığa odaklanmalı

Bu arada, Alevi örgüt yöneticilerinin, Alevi inancına sahip tüm sosyal kesimleri bire bir yansıttığı yanlışına da düşmemek gerekiyor. Bahsedilen eleştiriler, Alevi örgütlenmelerinin yönetim organlarının zihniyet yapısınadır, Alevi inancındaki insanlara değil.
Kapris, popülizm, slogancı üslup ve ayak kaydırma gibi iktidarcı klasik gerici siyaset tarzının tüm handikaplarını CHP ve diğer düzen partilerine yamanmaya çalışan Alevi örgüt temsilcilerinde görülmesi, üzerinde derin düşünülmesi gereken bir konu.
Sözün özü; Aleviler ve Alevi örgütleri, siyaset ve inançlarını egemen iktidarcı zihniyetten arındırıp, yüzlerini insan- toplum-doğa bütünselliği ve uyumunu ifade eden can odaklı toplumsal ekolojiye çevirmek zorundadırlar. Aleviler açısından, iktidar, koltuk, kapris, entrika, asimilasyon ve insana yabancılaşmayı derinleştiren zulüm düzeni yerine dil, kültür, paylaşım, rızalık, dayanışma, hak ve adalet gibi toplumsal değerlerin yaşamsallaştırılmasına kilitlenmek, yol’un da gereğidir...

Yazar kkm_yonetim Tarih: Salı, 04. Mart 2014

Alevilerin mezarlarına saldırı
Devamı... yorum (0) 71 okunma


Antalya'da bir mezarlıkta Alevilere ait 20'ye yakın mezar tahrip edildi.

ANTALYA - Antalya'nın merkez ilçelerinden Kepez'de çevreyolu üzerinde bulunan Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı Çevreyolu Mezarlığı'nda, aralarında çocuk mezarlarının da bulunduğu 20'ye yakın mezar tahrip edildi, mezar taşları kırıldı.

Kürt ve Alevi nüfusun yoğun yaşadığı Teomanpaşa Mahallesi'nde bulunan ve Aleviler'in defnedildiği mezarlıktaki tahribatı, mahalle sakinleri fark etti.

Kırılan mezar taşlarını yeniden birleştiren mahalle sakinleri, taşları ait olduğu mezarlığın üstüne bıraktı. Bazı mezar taşları parça parça edilirken, önemli bir çoğunluğu ise blok halinde kırıldı.

Alevi Kültür Dernekleri Antalya Şube Başkanı Hakverdi Çelik, olayın görünüş itibariyle siyasi ya da mezhepsel bir saldırı olmadığını söyledi. Fakat her ne olursa olsun böylesi bir saldırının, tahribatın kabul edilemeyeceğini kaydeden Çelik, "Birkaç kendini bilmezin işi gibi duruyor. Yapanları kınıyoruz" dedi. 
Yazar kkm_yonetim Tarih: Pazartesi, 03. Mart 2014


129 Haber (13 Sayfa, 10 Bir Sayfada bulunan toplam Haber)

Kullanıcı Adı:

Şifre:



Anket
Web Sitemizi Nasıl Buldunuz?

Mükemmel
İyi
Daha iyi olabilirdi
Eskisi daha iyiydi

Sonuçlar
Toplam Oy: 169
Yorum: 1
Anketler

Site Dili
Arabirim Dilini Seçin:


Yorumlar yazarların sorumluluğu altındadır,
geri kalan her şey © 2010 - 2014 by Koçgiri Kültür Merkezi

Haberlerimizi RSS kullanarak yayınlayabilirsiniz.


Ana Sayfa